AİHM’nin ‘Nazlı Ilıcak’ kararından: İddiaların zayıflığı karşısında dehşete düştüm

Avukat Rümeysa Budak tarafından çevrilen kararda, çok önemli ayrıntılar var. AİHM’nin Ilıcak kararı, gazetecilik faaliyetinden dolayı tutuklanan yüzlerce basın emekçisini yakından ilgilendiren hükümler içeriyor.Nazlı Ilıcak’ın hükümeti eleştiren yazı ve sosyal medya paylaşımlarının ‘gazetecilik faaliyeti olduğu, kamuoyunu ilgilendiren konularda yazdığı, paylaşımlarında şiddet ve terörü destekleyen hiç bir ifade bulunmadığı net olarak belirtiliyor.

Ayrıca, yasal bir kurumda çalışmanın suç olmadığı, Nazlı Ilıcak’ın talimatla yazı yazdığına dair hiç bir somut delilin sunulamadığı aktarılırken, “Bu bulgular ışığında, Mahkeme, tutuklandığı anda başvurucunun bir terör örgütüne üye olma veya hükümeti devirmeye veya görevlerini engellemeye teşebbüs etme suçlarını işlediğinden şüphelenmek için makul gerekçeler bulunmadığını değerlendirmektedir. Başka bir deyişle, davanın olguları, başvurucu hakkında makul bir şüpheye yol açmamaktadır. Bu doğrultuda, kendisine yönelik şüpheler, gereken minimum inandırıcılık düzeyine ulaşmamıştır. Yargı sisteminin kontrolü altında uygulanmasına rağmen, itiraz edilen tedbirler bu nedenle yalnızca basit şüpheye dayanmıştır.” deniliyor.

Kararda davanın, siyasi gazeteci ve köşe yazarı olan başvurucunun tutuklanması ve tutukluluğunun devam etmesiyle ilgili’ olduğu belirtiliyor. “Başvurucu, bu tedbirlerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle alındığını düşündüğü için Sözleşme’nin 5, 1, 3 ve 4. maddesinin ve 10. maddesinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.” deniliyor.

Nazlı Ilıcak, 15 Temmuz’un ardından Hizmet Hareketi’ne yönelik yürütülen soruşturmalar kapsamında 26 Temmuz 2016 tarihinde Bodrum’da gözaltına alınmıştı.

Hükümeti devirmeye teşebbüs etmek veya hükümetin görevini yerine getirmesini engellemek, terör örgütüne üye olmak ve örgütün propagandasını yapmakla suçlandı. Ilıcak, hakkındaki suçlamaları reddetti. Sorgusunun ardından tutuklandı.

NAZLI ILICAK: SADECE GAZETECİLİK YAPTIM

‘Esas’ kısmında tarafların savunmalarına yer veriliyor: “Başvurucu (Ilıcak), kendisine isnat edilen suçları işlediği konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek hiçbir olgu veya bilgi bulunmadığını ileri sürmektedir. Gazetecilik mesleğinin bir parçası olarak hazırladığı yazı ve röportajların ayrıca belirli olaylarla ilgili fikirlerini veya sorularını paylaştığı tweet’lerin veya retweet’lerin şüphelerin kaynağındaki olgular olduğunu eklemiştir. Hiç kimseye karşı herhangi bir darbe aracı kullanmadığını iddia etmekte ve bu tür uygulamalara girmeyi teklif etmediğini veya kimseyi buna teşvik etmediğini söylemiştir.”

HÜKÜMET: DARBE GİRİŞİMİNİ ÖVDÜ

Hükümet ise AİHM’ye gönderdiği savunmasında Nazlı Ilıcak’ın ‘Yolsuzlukla Mücadele Operasyonu Darbe Girişimi Değildi’ yazısının gecesinde darbe girişimi yaşandığını hatırlatıyor: “Farkı gördünüz mü?” veya “Milletimiz demokrasiye gerçekten bağlı olsaydı, ülkede ‘İslamcı’ soslu faşizm bozuntusu bir rejimin yerleşmesine izin vermezdi.” ifadeleriyle darbe girişimini olaydan sonra övdüğü ve halkı demokratik olarak seçilmiş bir hükümete karşı ayaklanmaya kışkırtmaya devam ettiği söylenmiştir.”

İNSAN HAKLARI KOMİSERİ: SUÇLAMALARIN ZAYIFLIĞI KARŞISINDA DEHŞETE DÜŞTÜM

İnsan Hakları Komiseri ise konuyla ilgili görüşünde, tutuklama tedbirinin aşırı kullanımının Türkiye’de uzun süredir devam eden bir sorun olduğunu anlatıyor: “Gazetecilerin tutukluluk hallerine ilişkin davaların çoğunda, terör eylemlerine katıldıklarına dair herhangi bir kanıt olmaksızın terörle bağlantılı suçlarla suçlandıklarını da sözlerine eklemiştir. Bu bağlamda, ilgili kişilerin tutuklanması ve tutuklu kalmasına ilişkin kararların siyasi içeriği ve suçlamaların zayıflığı karşısında dehşete düştüğünü söylemiştir.”

ÖZEL RAPORTÖR: GAZETECİLER ÖZGÜRLÜKTEN YOKSUN

Özel raportör ise ‘olağanüstü hal ilanından bu yana çok sayıda gazetecinin muğlak suçlamalarla ve yeterli kanıt olmadan tutuklu kaldığını’ anlatıyor. Kararda ayrıca, “Müdahil sivil toplum kuruluşları, askeri darbe girişiminden bu yana 150’den fazla gazetecinin tutuklandığını bildirmektedir. Medyanın demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecilerin özgürlüğünden yoksun bırakılmasına yol açan tedbirlerin kullanılmasını eleştirmektedirler.” deniliyor.

TÜRK YARGISININ ‘DÖRTLÜ HİPOTEZİ’ ÇÖP OLDU

AİHM’e göre Türkiye’deki yargısal makamlar gazetecilerin darbe girişimine katıldıklarına dair şüphelerini doğrulamak için dörtlü hipoteze dayanıyor. Buna göre dörtlü hipotez şöyle çalışıyor:

Bugün, Özgür Bugün, Özgür Düşünce, Zaman, Millet, Eylem veya Yeni Hayat gibi gazete veya dergiler ile Samanyolu TV, Kanaltürk veya Bugün TV gibi televizyon kanalları Hizmet Hareketi’nin medya kolunu oluşturuyor.

İkincisi, yolsuzluk iddialarıyla ilgili 17-25 Aralık 2013 tarihli soruşturmalar, aslında Fethullah Gülen Hareketinin karalama kampanyaları ve bu hareketin polis memurları ve yargıçları tarafından hükümeti itibarsızlaştırmak ve devirmek için hiç yoktan icat edilmiş.

Üçüncüsü söz konusu polis ve hakimlerle görüşen gazeteciler, bunu, sosyal medyadaki mesajlarında hükümete yönelttikleri eleştirilerin halihazırda teyit ettiği gibi, Hizmet Hareketi lehine propaganda amacıyla yapmışlar.

Son olarak da 17-25 Aralık 2013 olaylarını soruşturmakla görevli sulh ceza hakimleri ve polis memurları görevlerinden alındığında onların hakkını savunan gazeteciler, ‘örgüte’ destek sağlıyor.

AİHM: BU HİPOTEZ YETERLİ DEĞİL

Ardından şöyle deniliyor: “Bu hipotezlerin, başvurucunun terör örgütü üyesi olduğundan şüphelenmek için makul nedenlerin varlığını kanıtlayıp kanıtlayamayacağına ilişkin olarak mahkeme (AİHM), ilk etapta, ilgili zamanda tamamen yasal olan bir kitle iletişim organı için çalışma olgusunun, ilgililerin yazılarının ve faaliyetlerinin doğası dikkate alınmadan, tek başına böyle bir örgüte üyeliğe benzetilemeyeceğini değerlendirmektedir.”

AİHM: YOLSUZLUK İDDİALARINI DÜNYA KONUŞTU

AİHM, ayrıca, hükümete yönelik yolsuzluk iddialarının sadece Hizmet Hareketi üyesi olduğu iddia edilenler tarafından değil aynı zamanda o dönemde muhalefette olanlar da dahil olmak üzere tüm siyasi partiler, ulusal ve uluslararası tüm basın, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları ve kamuoyunun büyük bir bölümü tarafından da tartışıldığını’ hatırlatıyor: Mahkeme bu bağlamda, medyanın profesyonel yaşamının olağan seyri içinde, bir siyasi haber gazetecisinin, kamuoyunu ilgilendiren tartışmalar için ilgili bilgileri kamuoyuna rapor etmesinin işinin ve haklarının bir parçası olduğunu hatırlatmaktadır. 17-25 Aralık 2013 olaylarıyla ilgili makale ve röportajlarını yayınlayarak başvurucu, diğer gazeteciler gibi, kamuyu ilgilendiren bir tartışma konusu hakkında, hükümetin tutumuna aykırı görüşler de dahil olmak üzere, çeşitli bakış açıları hakkında kamuoyunu bilgilendirme rolünü yerine getirmiştir.

İTİRAZ KONUSU RÖPORTAJLAR GAZETECİLİK FAALİYETİDİR

“Ayrıca, Aralık 2013’te bazı hükümet üyelerinin akrabalarına suçlamada bulunan polis ve hakimler, söz konusu zamanda terör örgütüne üye olmakla suçlanmamıştır. İlgili zamanda en fazla hükümete muhalif bir grubun parçası olarak ve daha sonra açığa alınan memurlar olarak bilinmektedirler. Üstelik ne diğer muhalifler gibi yasadışı PDY örgüt üyesi olduğu iddia edilen kişilerin hükümeti eleştirilerinde bu nitelikteki bilgileri kullandığı gerçeği ne de başvurucunun görüştüğü emniyet müdürleri veya hakimlerin daha sonra FETÖ/PDY örgütüne üye olmakla suçlanmış olmaları, bu bulguyu değiştirmemektedir, itiraz konusu röportajlar gazetecilik bilgisi olarak sunulmuş ve kamu yararına bir tartışmaya katkıda bulunmuştur.”

TALİMATLA YAZDIĞINA DAİR SOMUT DELİL YOK

“Mahkeme ayrıca ilgili makamların, FETÖ/PDY yasadışı örgütünün başvurucu gazeteci ve köşe yazarından bir şiddet kampanyasının hazırlanmasına ve yürütülmesine veya meşrulaştırılmasına katkıda bulunmak için söz konusu yayınları yapması amacıyla talepte bulunduğuna veya talimat verdiğine dair herhangi bir olgu veya somut bilgiyi ileri süremediğini not etmektedir.”

BU MANTIK, KABUL EDİLEMEZ

“Mahkeme, mevcut davada başvurucunun tutuklu yargılanmasına karar veren yetkililerin izlediği mantık olan başvurucunun bazı kitle iletişim araçlarında gazeteci olarak çalışmasını ve kamuoyunu ilgilendiren konulardaki makale ve röportajlarını terör örgütüne ait faaliyetlerle eşitlemek için kabul edilebilir bir olgu değerlendirmesini kabul edilemez atfetmektedir.”

KAMUOYUNU İLGİLENDİREN KONULAR

AİHM kararında, Nazlı Ilıcak’ın sosyal medya paylaşımlarıyla ilgili suçlamalara da değiniliyor. Yargılama sırasında Türkiye’deki yargı makamlarının söz konusu paylaşımlara yoğunlaştığı hatırlatılıyor. Ardından da şu tespitlerde bulunuluyor:

“İlk olarak, Mahkeme, yukarıda belirtilen tweet’lerin, siyasi bir köşe yazarı olan başvurucunun, kamuyu ilgilendiren sorularla ilgili çeşitli kamusal tartışmalara ilişkin yorumlarını içerdiğini kaydetmektedir. İlgili tarafın güncel siyasi meselelere -özellikle darbe girişimine- ilişkin bir değerlendirmesini çeşitli hükümet eylemlerinin değer yargılarını veya eleştirilerini, ayrıca yasadışı örgütlerin şüpheli üyelerine veya sempatizanlarına karşı yapılan idari veya yargısal işlemlerin yasallığı ve meşruluğu hakkındaki görüşlerini içermektedirler. Nitekim burada işlenen konular Türkiye’de ve dünyada önemli kamuoyu tartışmalarına, siyasi partilerin, basının, sivil toplum kuruluşlarının, sivil toplumu temsil eden kuruluşların ve uluslararası kamu kuruluşlarının katıldığı tartışmalara konu olmuştur.”

TERÖR YA DA ŞİDDETE TEŞVİK YOK

“İkinci olarak, Mahkeme, bu yazıların ne terör suçlarının işlenmesine teşvik, ne şiddet kullanımına destek, ne de meşru makamlara karşı ayaklanmaya teşvik içerdiğini gözlemlemektedir. Başvurucu, bazı mesajlarında görüşlerini ifade etmiş ve bir yandan hükümetin darbe girişiminden önce demokrasi kurallarına uymadığını, diğer yandan da hükümetin veya destekçilerinin bu darbe girişiminden sorumlu tuttuklarına karşı başlattığı misillemelerin demokratik yönetim çerçevesini aştığını ifade etmiştir. Ancak, bu mesajların hiçbiri, başvurucu tarafından darbenin meşruiyetinin kabulü olarak makul bir şekilde okunamaz. Kayıtlar, başvurucunun hükümeti eleştirmesinin yanı sıra darbeye karşı mesajlar da yayınladığını göstermektedir. Mahkeme, başvurucunun sorularının darbe girişiminin olası faillerinin kimliği ve Hükümet’in muhalefeti bastırmak amacıyla böyle bir durum yaratmış olabileceği ihtimali hakkında kamuoyunun bir çatışma veya gerilim durumuna bakmanın farklı yollarına ilişkin bilgilendirilme hakkına sahip olmasını gerektiren ifade özgürlüğü sınırları içinde kaldığını değerlendirmektedir.”

“Üçüncüsü, bahsi geçen tartışmalı mesajlar daha çok dönemin hükümetinin politikalarının aykırılığına ilişkindir. Muhalif siyasi partiler ve siyasi tercihleri ​​siyasi iktidardan farklı olan gruplar veya bireyler tarafından ifade edilen sorulara ve fikirlere karşılık gelen sorular ve fikirler içermektedir.”

MAKUL GEREKÇE YOK

“Sonuç olarak, yukarıda belirtilen olgular, başvurucunun bir terör örgütü üyeliğinden veya anayasal düzeni ortadan kaldırma girişiminden şüphelenmek için makul gerekçelerin bulunduğuna ilişkin bir bulguyla ilgili olarak görülemez. Başvurucuya karşı iddia edilen ve ilk bakışta bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi bir muhalifin meşru faaliyetlerinden farklı olmayan olguların ayrıntılı şekilde incelenmesi durumu, bu olguların başvurucunun ulusal hukuk ve Sözleşme ile güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüğünü kullanmasının kapsamına girer ve hiçbir şekilde bu özgürlüklere getirilen meşru kısıtlamaların ötesine geçecek bir amaç için bir bütün oluşturdukları sonucunu çıkarmaz. Bu nedenle Mahkeme, bu olayların ulusal hukuka ve Sözleşme’ye uygunluk karinesine sahip olduğu kanaatindedir.”

MİNİMUM İNANDIRICILIK DÜZEYİNE ULAŞILAMAMIŞ

“Bu bulgular ışığında, Mahkeme, tutuklandığı anda başvurucunun bir terör örgütüne üye olma veya hükümeti devirmeye veya görevlerini engellemeye teşebbüs etme suçlarını işlediğinden şüphelenmek için makul gerekçeler bulunmadığını değerlendirmektedir. Başka bir deyişle, davanın olguları, başvurucu hakkında makul bir şüpheye yol açmamaktadır. Bu doğrultuda, kendisine yönelik şüpheler, gereken minimum inandırıcılık düzeyine ulaşmamıştır. Yargı sisteminin kontrolü altında uygulanmasına rağmen, itiraz edilen tedbirler bu nedenle yalnızca basit şüpheye dayanmıştır.”

Türkiye’yi mahkum eden AİHM, Ilıcak’a 16 bin Euro ödenmesine de karar vermişti.

Kararın tam metni BURADA